MAKALELER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MAKALELER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2014 Cuma

Altın, Emtia Döngüleri ve Elliott Dalgaları Üzerine...


Bir finans yılı daha sonlanmak üzere. Konuya Ons Altın'ın (XAU/USD) yıllık grafiğiyle başlayalım. Grafikte 1999'dan itibaren 2011 yılına kadar 12 yıl süren soluksuz bir yükseliş görüyoruz. Hiç bir yılın zirvesi bir öncekinden daha aşağıda olmamış; aynı şekilde (2001 hariç) hiç bir yılın dibi de bir öncekinden daha aşağıda değil. Buna bir tür 'süper boğa piyasası' diyebiliriz. Bunun öncesinde ise Ons Altın'ın % 76 değer kaybetmesiyle sonuçlanan ve tam 20 yıl süren bir ayı piyasası var. 

Altın her halükarda bir emtia. 1999'da başlayan 'Emtia Boğa Piyasası'nın hemen öncesinde kapitalizmin fazla mürekkep görmemiş (her kitapta yazmayan) inceliklerine vakıf olan emtia yatırım gurularının, bir çok dev finans kurumunun ve çoğu fon'un ve doğal olarak emtia üreticilerinin, yakında başlayacak olan  bu piyasaya bir kaç yıl öncesinden hazırlık yapmış olduğunu biliyoruz. 1980'den sonra yavaş yavaş küçültülen ve sonra çoğu kurumca kapatılan emtia departmanlarının boğa piyasası  başlangıç yılı öncesinde yeniden açıldığını, sadece boya, badana ve teknik ekipman vs ile değil, bir kaç yıl hiç bir iş yapmadan bekletilme maliyeti göze alınan uzman personelle de donatıldığını bilmekteyiz. 

Diğer emtialar için ne yapıldıysa Altın emtiası için de aynısı yapıldı. Hatırlayanlar çoktur; tüm tepkilere rağmen siyanürle  altın çıkartma tekniği teşebbüsünden bir türlü vazgeçilmemişti. Üç yıl önce Altın'ın geldiği fiyat zirvesinden (1921$) aşağıya eğilip baktığımızda o zirveye ulaşılacağının, en azından bazı emtia üreticileri tarafından tahmin edilebildiği öngörüsüne bakarsak  bir çok şey yerine oturuyor; ufuktaki muhtemel boğa piyasasından, yani  yüksek  kar beklentisinden vazgeçmek zor olmalı... 

Yine ilk grafiğe dönecek olursak 2011'den günümüze kadar Altın'ın ve genelde tüm emtianın gerilediğini görüyoruz ki bu konunun üzerinde daha önce bir çok kere durduk. Peki, 20 yıllık ayı piyasasından sonra başlamış olan boğa piyasasının 12 yılda (2011'de) bitmiş olabileceğini söyleyebilir miyiz? Bu sorunun cevabı önemli; çünkü cevap evet ise en azından bir kaç üç yıl daha emtia ve Altın ayı piyasasının (güncel düşüş trendinin) devam etmesi gerekir. Benim kişisel tahminim, boğa piyasasının, 2011'den beri devam eden ara düzeltmeye rağmen en azından 20 yılı dolduracağı yönündedir (şu an 15. yıldayız). 

Diğer yandan Elliott Dalga Teorisinin ve Sosyonomi Bilimi'nin bir çok duayeni, genel anlamda kapitalizmin (daha özelde batı uygarlığının ve sanayi devriminin) sosyal, ekonomik, finansal vb. unsurlarıyla birlikte bundan önceki bir kaç yüzyılda görülenlerden daha büyük ölçekte bir düzeltme dalgasıyla (gerileme dönemiyle) karşı karşıya olduğunu iddia etmektedirler (bendeniz de bu görüşteyim). Bu açıdan bakıldığında emtialarda ve Altın'da yarım kalmış bir süper boğa piyasasının mümkün olabileceği ihtimalinden bahsedebiliriz. Bu durumda, kayıt altına alındıklarından beri şaşmadan devam eden emtia döngülerinin sonuncusu (aslında, vazgeçilmek istenmeyen kurulu düzen-sistem) ile Elliott dalga döngüleri (doğa yasası) arasında bir çatışma olduğunu görmemiz gerekir.

İnsanoğlu başka bir doğa yasasını kullanarak bir doğa yasasının gerçekleşmesini -sadece zamansal olarak- engelleyebilen, öteleyebilen tek canlıdır. Örneğin havaya fırlatılan her cisim yer çekimi kanununa maruz kalır ve yere düşer, ancak insanlar başka doğa yasalarını kullanarak (uçağı icat ederek) yer çekimi kanununun sonuçlarını, yani düşmeyi bir süreliğine erteleyebilmeyi başarabilmektedir. Örnekler çoğaltılabilir. Burada önemli olan şudur; sonuç değişmemektedir, sadece zamansal öteleme mümkün olabilmektedir. Bizzat teorinin kurucusu R.N Elliott tarafından doğa yasası olarak tanımlanmış olan 'Elliott Dalga Teorisi'nin -döngü hedeflerinden bağımsız olarak- zaman boyutu için de aynı durumun söz konusu olabileceğini tahmin ediyorum. 

Elliott Dalga Teorisi sadece veya çoğunlukla, bilimin yerleşik kültür haline gelmediği ülkelerin üst karar mekanizmalarında dikkate alınmamaktadır: Gelişmiş Ülkelerin ve uluslararası bir çok antlaşmanın bazı önemli düzenlemelerinde  Elliott Dalga Teorisinin açıkça dikkate alındığını gözlemliyorum; özellikle risk kontrolü alanında. Örneğin kapitalizmin en temel iki unsuru olan ve gelişmiş ülkelerde yoğunlaşan şirket ve sermaye, tüm ülkelere aşamalı ve sadece ödünç olarak transfer edilmek suretiyle diğer artılarının yanında aynı zamanda riskin  dünya geneline dağıtılarak her bir parçanın etki çerçevesinin azaltılmasını, bütüne daha az zarar vermesini hedeflemektedir. Bunu basit bir biçimde daha çok kar elde etme güdüsünün bir sonucu olarak izah etmek kısmen doğru ama eksik bir yaklaşımdır. Tam da Elliott Dalga teorisinin söylediği gibi sanayileşmiş ülkelerin tarihsel yükseliş dalgasının doğal bir sona doğru yaklaştığının ve bu haliyle ilerleyen yıllarda hem büyük bir riskin hem gittikçe azalacak olan kar öngörülerinin belirginleştiğinin farkedilmesi nedeniyle alınan önlemler olarak değerlendirmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Emtialar diğer finansal enstrümanlardan farklıdır; fiyatları, doğrudan üretimde kullanılmalarından kaynaklanan reel-fiziki talep ile oldukça ilişkilidir. Düşen emtia fiyatları sadece güncel talep azlığı-arz fazlalığının değil, aynı zamanda yakın gelecekte gerçekleşmesi beklenen talep ve dolayısıyla ekonomik aktivite daralmasının da işaretidir. Elliott Dalga teorisine göre beklenen tarihsel ölçekteki düzeltme dalgası ve emtia fiyatlarının kayda değer gerilemesi sürecinin, düşük küresel ekonomik aktivite beklentisiyle aynı yönde ilerliyor olması dikkate alınması gereken önemli bir sinyaldir.

Bundan önceki bir kaç yüzyılda ekonomik gelişme-büyüme dönemlerinde Varlık (Emtia, Hisse Senedi, Şirket, G.Menkul vs.) fiyatlarının reel değeri artarken Para'nın reel değerinin düştüğünü gördük. Aynı şekilde ekonomik gerileme-kriz dönemlerinde ise varlık fiyatlarının düştüğünü, Para'nın reel değerinin arttığını gözlemledik. EW perspektifinin bu seferki öngörüsünün büyüklük ölçeğinin karşılığı, bir anlamda hem Varlık hem de Para'nın birlikte reel değer kaybetmesini ifade ediyor. Bu nasıl olur? Şimdilik bölgesel boyutta gerçekleşen negatif faiz (para'ya olan talep gücünün zayıflığı) ile emtia fiyatlarındaki zayıflamanın aynı dönemde birlikte gerçekleşiyor (gerçekleşebiliyor) olması, bu sorunun cevabı olabilir.

Alınan otorite önlemleri işe yararsa problemlerin 5-7 yıl daha ötelenip ilk etapta altın ve petrol gibi öncü emtialar olmak üzere tüm varlık fiyatlarının fiyat patlaması yapması ve dolayısıyla 2008 yılı öncesi zirve fiyatlarının görülmesi, hatta çok üzerine çıkılması olasılığı yüksektir. Tersi olur ve önlemler işe yaramazsa entresan bir şekilde hem Varlık yatırımlarından hem paradan (doğal-mecburi) kaçış başlar ve "merak etmeyin, sahip olduğum gücümle, en geç 30 yılda gerekirse yeni bir düzen kurarım" anlamına gelen 30 yıllık ABD Hazine Bonosu tek güvenli liman olarak sahnedeki yerini alır.

Güvenli liman olduğunu kesin olarak bildiğimiz 30 Yıllık ABD Hazine Bonolarının, bir önceki paragrafta bahsettiğim anlama gelip gelmediği, araştırdığım bir husus değildir. Sadece öyle olduğunu tahmin ediyorum. ABD'nin öncü ekonomik ve küresel güç haline geldiği son 100 yıl içerisinde, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı dönemleri ile 1970-Bretton Woods sisteminin çöküşü dönemi olmak üzere küresel ekonomik sistem, üç defa büyük  tehlikeyle karşılaşmış, üçünde de ABD gereğini yaparak  sistemin devamını sağlayabilme başarısını göstermiştir. Bu nedenle hem tüm büyük ulusal-uluslararası sermayelerin hem de çoğu ülkenin bu çerçevede ABD'ye (doğal olarak 30 yıllıklara) olan güveni, hatta gerekirse desteği sınırsızdır. Ancak, Elliott Dalga Teorisi'nin bir çok duayeni, bu kez karşılaşılacak olan düzeltme  dalgasının hem zaman hem fiyat ölçeğinde öncekilerden  bir derece daha büyük olması gerektiğini vurgulamaktadırlar.

Altın'a, Diğer Emtia fiyatlarına, hatta tüm Varlık değerlerine ve Para dediğimiz şeye bu yönden  de bakmak gerekir. Hatta zamanıdır, diyebiliriz.

YASAL UYARI:
Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti; aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.

21 Ekim 2014 Salı

Ons Altın'da Merak Edilenler ve Cevaplar

Altın ile ilgili olarak zaman zaman önemli sorular soruluyor. Epey biriken bu sorulardan önemli veya kritik gördüklerimin bazılarını derleyip, bir makale ile cevaplamayı daha uygun gördüm. Bu makalede cevapladığım sorular şunlardır;

1-Altın, gerçekten güvenli liman mıdır?
2-Altın, enflasyondan korur mu?
3-Altın, uzun vadede hep kazandırır mı?
4-Küresel ölçekte bir kriz olursa Altın ne olur?
5-Altın'da büyük dereceli Elliott sayımı hangi hedefleri gösteriyor?
6-Altın 2500, 4000 hatta 10.000 Dolar'a çıkacak deniliyor, bu olur mu?

Sorulan sorular içerisinde olup, burada yer vermediklerim de var. Bir kısmının cevabı yukarıdaki sorular cevaplanırken cevaplandığından, ayrıca soru başlığı açmaya gerek görmedim.

1-Altın gerçekten güvenli liman mıdır?

Bence değildir. Hatta hurafedir, bile diyebiliriz. Tam tersi, Altın ekonomik, sosyal ve siyasal kargaşa dönemlerinde; savaş dönemlerinde (ve hemen öncesinde) reel olarak ciddi kayıplar verir.

Böyle olmasının sebebi şudur; Altın bir emtiadır ve fiyatı, trend olarak diğer emtialarla aynı yöndedir. Emtia fiyatlarının bir trend oluşturarak artması için küresel ekonominin de belirli bir dönemde gelişme göstermesi, büyümesi, bölgesel ve küresel siyasal, sosyal istikrarsızlıkların olmaması veya en azından küresel gidişatı olumsuz etkileyecek düzeyde olmaması  gerekir. Bu şekilde büyüyen ülke ekonomilerinin oluşturduğu topyekün emtia talebi, emtia fiyatlarını yıldan yıla yükseltir. Bu süreçte emtia fiyatlarına bağlı olarak, Altın fiyatları da hem reel hem nominal olarak yükselir.

Küresel ekonominin küçülme dönemlerinde tam tersi olacağından (yıldan yıla emtialara olan talep azalacağından) mütemadiyen düşen emtia fiyatlarına bağlı olarak Altın fiyatı da düşüş trendine girer. O halde şöyle bir genelleme yapmamız doğru olacaktır; küresel ekonomik büyüme dönemlerinde (her anlamda istikrarın ve refahın arttığı dönemlerde) Altın fiyatları da artar. Tam tersi durumda yani bölgesel veya ülkesel kargaşaların, siyasi istikrarsızlıkların, deflasyon, resesyon risklerinin küresel ekonomiyi tehdit ettiği dönemlerde Altın fiyatları düşer.

Burada bir parantez açıp istisna olarak Altın'ın "güvenli liman" sayılabileceği bir duruma değinebiliriz. Ana vatanından başka ülkelerde hayatını devam ettirmek zorunda olan insanlar, kargaşa ve savaş dönemlerinde zaman zaman can ve mal güvenliği tehdidiyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu durumla karşı karşıya kalan insanların, varlıklarının en azından bir kısmını yanlarında taşıyabilmeleri kolaylığını en iyi sağlayan enstrüman olması nedeniyle Altın'ı "güvenli liman" olarak görmeleri gayet normaldir. Bu ve benzeri durumları güvenli liman tanımıyla değil "özel durum" olarak değerlendirmek gerekir. Yatırımcıların  kötü ekonomik, sosyal, siyasal koşullarda varlıklarının değerini korumak anlamında kullanılan "güvenli liman" tabirinin, bu anlamda Altın ile ilişkilendirilmesi yanlıştır.

Altın ile ilgili uydurulmuş bu "güvenli liman" klişesinin, pozisyonlarını acilen boşaltmak isteyen bazı fonların ve Altın fiyatının artış veya azalışına acilen bir neden bulmak zorunda olan bazı yorumcuların zaman zaman çok işine yaradığını da ilave etmeliyiz! 

2-Altın enflasyondan korur mu?

Enflasyon düşüyor veya yükseliyor olsun, farketmez; Altın eğer yükseliş trendinde  (boğa piyasında) ise o dönemdeki enflasyonun çok çok üzerinde artış göstermektedir. Başka bir deyişle reel olarak değer kazanmaktadır. Aradaki fark spekülasyon etkisinden (aşırı fiyatlamadan) kaynaklanmaktadır.

Aynı şekilde, yani enflasyon ister yükseliyor, ister düşüyor olsun, yine farketmez; Altın düşüş trendindeyken (ayı piyasasında iken) enflasyondan korumaz. Kendi değerini koruyamayan bir enstrüman enflasyondan nasıl koruyabilir ki!

Örnek:  1999-2011 dönemindeki Altın boğa piyasasında, ABD'de enflasyon yıllık ortalama 2.51 (toplamda yaklaşık % 33)  civarında artış gösterirken Ons Altın, yıllık ortalama % 50 (toplamda % 670) civarında artış göstermiştir.

2011-2014 döneminde yaşanan ve halen devam eden Altın ayı piyasasında Ons altında meydana gelen kayıp yıllık, yaklaşık % 10 civarındadır. Bu kayba her yıl için ortalama enflasyon artışı oranı olan    2.1 rakamını eklemeliyiz.

Yukarıdaki örnekler istisna değildir. Farklı ülke örnekleri vermemiz de sonucu değiştirmez. Altında odaklanılması gereken, enflasyondan koruyup korumadığı hususu değil, boğa veya ayı piyasasında olup olmadığıdır.

3-Altın, uzun vadede hep kazandırır mı?

"Altın uzun vadede hep kazandırır" fikrini ortaya atanların doğal olarak geçmiş deneyimlerden yararlanarak bu tespiti yapmış olması gerekir. Bakalım gerçekten öyle mi?

1968'li yılların başlarında başlayan Altın boğa piyasasında fiyatlar 1979 yılının sonuna kadar olağanüstü bir artış göstermiştir. Bu dönemin  başlarında veya ortalarında alım yapan biri için Altın, uzun vadede kazandırmıştır. Öte yandan 1979'da başlayan ve 1999 yılında biten 21 yıl süren ayı piyasasında Altın'ın uzun vadede kazandırmadığı, olağanüstü kayıplara yol açtığı aşikardır (% 70 civarı). Benzer kayıplar, 1920-1933 ve 1950-1968 yılları arasında gerçekleşen ayı piyasalarında da olmuştur.  Daha eskileri de öyledir.

Altın ayı piyasasında iken, kronik enflasyon yaşayan ülkelerde de durum farklı değildir. Aydan aya hafif hafif artan veya sabit kalan Altın fiyatlarından enflasyonu arındırdığınızda, reel kaybın büyüklüğü ortaya çıkmaktadır. Buna, yukarıda bahsettiğim 1979-1999 ayı piyasası dönemi güzel örnektir ama ben yakın zamandan bir örnek daha vereyim; 2011'de ayı piyasasına giren Altın'ın gram/TL fiyatından Türkiye'deki üç yıllık enflasyonu arındırdığınızda,  reel kayıp % 40'ı aşmaktadır. Bu hesabı, tercihi sabit getiriden yana kullandığımızı düşünerek yaparsak aynı sonuç ortaya çıkar. Aynı dönem için, Altın yerine Dolar'ı tercih etmekle kıyaslamıyorum bile...

Görüldüğü gibi burada da belirleyici olan, Altın'ın boğa veya ayı piyasasında olup olmadığıdır.

4-Küresel ölçekte bir kriz olursa Altın ne olur?

Küresel ölçekte veya küresel ekonomiyi etkileyecek ölçekte bir kriz, sisteme entegre (Dünya Ticaret Örgütüne üye ülkeler) bir çok ülkenin ekonomisinde, üretiminde, yatırımlarında ve ulusal-uluslararası ticaretinde daralmaya neden olur. Daralma, emtialara olan talebi sert bir şekilde azaltacağından süreç, emtia fiyatlarında ve dolayısıyla altın fiyatlarında ciddi bir düşüşle sonuçlanır.

5-Altın'da büyük dereceli Elliott sayımı hangi hedefleri gösteriyor?

Bu sorunun cevabı tercih edilen sayıma göre değişebilir. Benim tercih ettiğim sayıma göre 1968-1979 dönemi Cycle I, 1980-1999 dönemi Cycle II, 1999-2011 dönemi Cycle III (ALT: Primary A) olmak üzere "Ending Diagonal" kalıp, sayımı ile ilerliyor. 2011'den itibaren ilerleyen kalıp ise bahsettiğim "Ending Diagonal" kalıbın Cycle IV'ü  (veya ALT: Primary B'si) olmalı. Şimdilik tercihim Cycle IV olmakla birlikte henüz Primary B olasılığını ortadan kaldıran bir ilerleyiş olmadığından   her ikisine aynı derecede şans tanıyorum.

Her iki alternatifte de Altın'ın uzun vadede 850 Dolar seviyesinin (1980 yılı zirvesi) aşağı ve 1920 Dolar seviyesinin (2011 yılı zirvesi) yukarı geçilmesi gerekiyor. Cycle IV ilerliyorsa önce 1920 üstünün, sonra 850 aşağısının görülmesi gerekir; diğer alternatifte ise öncelik, 850 seviyesi aşağısında.

 Ortada, nihai sonuçları değiştirmeyecek olan ama ara dalgaların zaman ve fiyat hedeflerinde farklılaşan iki alternatif var. Bu nedenle bu ölçekte büyük bir sayım yerine, zaman zaman güncellediğim daha küçük ölçekli sayımlara göz atılmasının daha faydalı olacağını düşünüyorum.

6-Altın 2500, 4000 hatta 10.000 Dolar'a çıkacak deniliyor, doğru mudur?

Beş numaralı cevapta bahsettiğim 1920 yukarısını gösteren ana sayıma, "süper emtia boğa piyasası" zaman ve fiyat hedeflerini eklediğimizde en az 2000-2500'lü seviyeleri göreceğimizi tahmin ediyorum. Daha yukarısının görülmesi olasılığı, otoritelerin yanlış kararlarının devamının  katmerliliğine ve spekülatörlerin (piyasanın) bu fırsatı kullanma biçimine bağlı olacaktır. Ancak o seviyeler görülmeden önce köprülerin altından bir miktar daha su akması gerekiyor.

2011 yılından beri "süper emtia boğa piyasası" mola vermiş durumda. Tarihsel veriler, bu boğa piyasasının 5-8 yıl daha devam edeceğini söylüyor. Diğer yandan güncel durumda, boğa piyasasının molası olarak gördüğümüz 2011 yılından beri devam eden düşüş süreci de derinleşiyor. Bu duruma iki alternatif yorum getirebiliriz;

1-Piyasa, bir kaç yıllık ekonomik soğumayı (dolayısıyla düşen-düşecek olan emtia talebini) fiyatlıyor.
2-Piyasa, 2008 çöküşünü durdurmak için alınan kararların dikiş tutturamadığını (dolayısıyla küresel ekonomik sistemin -yeniden- çöküş alarmı verdiğini) fiyatlıyor.

Her iki olasılığı da dikkatle takip ediyoruz. Şu anki düşüncem, 1. olasılığın fiyatlandığı yönündedir. Süreç tamamlandıktan sonra emtialar (dolayısıyla Altın) yeniden Ana trendleri yönüne dönüp yeni zirvelere yelken açacaklardır. İkinci ihtimal olursa, 500 küsur yılın tek istisnası gerçekleşecek ve emtialar ilk defa tarihsel döngü karakterlerinin (uzun süren bir emtia ayı piyasasını uzun süreli bir emtia boğa piyasası izler, tespiti)  dışına çıkıp dibe çakılacaklardır.

Sonuç: Bir makaleyi "Altın Boğa piyasası" "ve Altın Ayı Piyasası" tabirleriyle doldurarak bitirdik. Ancak, Altın'ın gerçeği, "güvenli liman" "enflasyondan korur" "uzun vadede kazandırır" hurafelerinde değil, boğa veya ayı piyasalarında olup olmadığında saklıdır. En azından beşyüz yıllık kapitalizm tarihinde böyledir.

YASAL UYARI:
Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti; aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.

14 Mart 2014 Cuma

Emtia Piyasalarının Borsalar Üzerindeki Dayanılmaz Ağırlığı!

Çok bilinmiyor ve neredeyse hiç üzerinde durulmuyor ama emtialar boğa piyasasında iken borsalar ayı piyasalarını yaşarlar.  Tersi durumda, yani emtia fiyatları ayı piyasasına girdiğinde hisse senetlerinde devasa bir boğa piyasası başlamış olur. Bu tarihsel tespit, yatırımın temel taşlarından biridir.

500 yıllık kapitalizm tarihinde emtialar, belirli periyotlarda döngüsel olarak, defalarca boğa ve ayı piyasasını yaşamış ve boğa olanlarının en kısası 15 yıl, en uzunu  23 yıl sürmüştür. 1999 yılından beri Emtiada boğa piyasası hüküm sürüyor. Bu açıdan bakdığımızda 2014 yılı itibariyle 15 yıl tamamlandı. Ancak başka bir tarihsel gerçek daha var;  geçmişte gerçekleşen tüm uzun dönemli (20 yıl ve daha fazla süren) emtia ayı piyasalarını  yine uzun dönemli bir boğa piyasası takip etmiştir.












Bir emtia endeksi olan CRB index'in üstteki grafiği, bu döngüleri rahatlıkla açıklayacaktır. 1749 yılından itibaren tüm emtia ayı ve boğa piyasalarını bu grafikte görmekteyiz.

Emtiada son ayı piyasası 1980'de başlayıp 20 yıl sürdükten sonra 1999 yılında sonlanmıştır. Tarih,(500 yıldır olduğu gibi) tekerrür edecekse; Uzun dönemli bir ayı piyasasından sonra uzun dönemli bir emtia boğa piyasası hüküm süreceğine göre, emtialarda boğa piyasasının 2020'lere kadar devam edebileceğini ve ters korelasyon gereği yaklaşık o tarihe kadar hisse senetlerinde (en azından reel olarak) Ayı Piyasasının hüküm süreceğini söyleyebiliriz.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir; Emtialar 15 yıldır boğa piyasalarında ise dax, dow, Bist100 vs. nasıl olur da yeni zirvelere ulaşırlar?

Bu sorunun cevabı, kıyaslama ile çok net bir şekilde ortaya çıkacaktır. 1979 yılında emtiaların ayı piyasasına girmesiyle başlayan "1980-1999" Hisse Senetleri Boğa Piyasasında, Dow 500'den 12 bin civarına yükselerek % 2400 değer kazanmıştır. Oysa aynı endeks, emtia fiyatlarının boğa piyasasına girdiği 1999'dan günümüze sadece % 30 artabilmiştir. Onu da 15 yılın enflasyonuna sayabiliriz.

Bist100'den örnek verelim; Emtia fiyatları ayı piyasasında iken 1989'da 28 olan Bist100, yaklaşık 700 kat (% 70 bin) artarak 20617 seviyesine yükselmiştir. Öte yandan Emtianın boğa piyasasına girdiği ve halen devam eden 1999'dan günümüze kadar sadece 4 kat (% 400) artabilmiştir. Bu artışın da büyük bir kısmı (belki de fazlası) enflasyona gideceğinden geriye reel olarak pek bir şey kalmıyor. Bu örneklere ilave edilecek onlarca örnek finans tarihinde mevcuttur.

Emtialar boğa piyasasında iken, yani emtia fiyatlarının yıldan yıla arttığı devresel bir döngüde, şirketlerin girdi maliyetleri  sürekli artar. Bu durum, şirketlerin üretimlerinin maliyetlerini kontrol etmekte zorlanmasına ve sonuçta karlılıklarının azalmasına neden olur. Sonuç olarak bu olumsuzluk bilançolara ve oradan hisse fiyatlarına yansıyarak ayı piyasası dinamiklerinin tetiklenmesine yol açar. Tersi durumda yani emtia fiyatlarının yıldan yıla azaldığı döngüsel bir ayı piyasası döneminde şirketlerin (yıldan yıla periyodik olarak düşen girdi maliyetleri nedeniyle) üretimleri görece daha ucuza mal olacağından ve nihayetinde şirket karlılıkları artacağından, bunu tüm şirketlere genelleştirdiğimizde Hisse Endeksleri boğa piyasasına girecektir.

Borsaların ve Küresel-ülkesel ekonomilerin gidişatını belirlemede ve tutarlı çıkarımlar yapmada Emtia piyasalarının durumunu tespit etmek çok önemlidir. Yukarıda bahsedildiği gibi 1999 yılından beri emtialarda boğa (hisse senetlerinde ayı)  piyasasındayız ve ikinci paragrafta bahsettiğim tarihsel döngü devam edecekse  bu durumun en az 3-5 yıl daha sürmesi gerekir. 

Güncel emtia fiyatlarına bakıp 1999 başlangıç yılıyla kıyasladığımızda, petrol 10, bakır ve kahve 8, çelik ve altın  6 kat yüksek fiyattan satılıyor, vs. Görüldüğü gibi emtiaların fiyatları oldukça yüksek ve bu durum, dönemsel olarak şirketlerin karlılıklarını ve devamlılıklarını tehdit eder mahiyettedir. Bundan daha büyük tehdit ise emtia fiyatlarının daha da yükselmesi olacaktır. Sürekli artan emtia (girdi) fiyatları her geçen yıl, şirketlerin yükünü artırmaktadır. Artan emtia fiyatlarının şirketler üzerinde oluşturduğu olumsuz baskı, küresel çapta ucuz işgücü sahaları-ülkeleri yaratarak azaltılmaya çalışılsa da bunun etkisi bir yere kadar olacaktır.

Parantez içinde önemli bir ayrımı vurgulamak istiyorum. Emtia fiyatlarının 15-20 yıllık bir zaman diliminde trend olarak düşüşü ile bir yıldan az süren kısa bir zaman diliminde, ip gibi aşağıya salınmasını (2008'de petrol fiyatının 150'den 32 Dolar'a düşüşünü hatırlayalım) birbirinden ayırmak gerekir. İkinci yazdığım önerme, Emtiada ayı piyasasının başlaması değil; doğrudan doğruya küresel ekonomik sistemin çöküşünün fiyatlanması anlamına gelmektedir.

2008 krizinde tam da böyle bir durum gerçekleşmiştir. Patlayan kredi balonuyla birlikte sistemin çökeceği öngörüsünde bulunup paniğe kapılan piyasa katılımcıları hızla emtia pozisyonlarını kapatmaya başlayınca altı ay içinde emtia fiyatları % 50 ile %80 civarında düşmüştür. ABD, Avrupa Birliği, İngiltere ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerin sisteme olağanüstü likidite sağlamasıyla ekonomik sistemin çöküşü kontrol altına alınmış veya ertelenmiştir. Sistemin çökmeyeceği anlaşılınca Emtia fiyatları yeniden boğa piyasasına dönüş yapmıştır.

1999 yılından itibaren Emtialarda boğa piyasası devam ediyor. Uluslararsı tüm antlaşmalarda ve konsensüslerde, geçmiş tecrübeler de dikkate alınarak emtia fiyatlarının aşırılığa kaçmasına ve hatta 2006-2007'de olduğu gibi emtia balonuna yol açmasına engel olunmaya çalışılıyor. Buna rağmen sorunun çözümünde zaman zaman tıkanmalar meydana gelmektedir.

Üstteki grafiğe dikkatli bakıldığında son 150 yıl içinde en büyük savaş ve kargaşa dönemlerinin emtia boğa piyasası içinde olduğu görülecektir. Sürekli artan emtia fiyatları nedeniyle daha önceden büyümeye alışmış ama artık büyüyemeyen ülkelerden bazılarının hırsı ve açgözlülüğü, bunun sebebidir. Pasta her geçen yıl büyüyüp her yıl paylaşılan miktar artış gösterdiğinde paylaşımda sorun olmamaktadır. Ancak pasta  sabit kaldığı halde  yine de pastadan bir öncekinden daha fazla pay almak isteyen ülkelerin-toplumların bu tavrı değişmedikçe de maalesef hep aynı şey olacaktır.

Emtia fiyatlarında boğa-ayı piyasası ayırımından çıkarılacak ve kitap oluşturabilecek sonuçlar mevcuttur. Ben burada bir kaç tanesini bir kaç cümleyle ve bu yazı içeriğinin özeti niteliğinde bahsederek yazıyı bitirmek istiyorum.

Halihazırda Emtiada boğa (hisse senetlerinde  ayı) piyasasındayız ve  tarihsel perspektife göre (kapitalizm tümden çökmezse) bu durumun en az 3-5 yıl daha sürmesi gerekiyor. Emtia boğa piyasalarının son zirvelerine yaklaştığı dönemde muhtemelen ve bundan önce hep olduğu gibi, hisse senedi piyasalarında çöküş tamamlanmış olacaktır. Çöküş öncesi zirvelerde veya rallilerden sonra, hisse senetlerinden ve kurnazca (yani türev ürün olarak) neyin içine serpiştirileceklerse onlardan uzak durulması gerekmektedir. Aynı finansal kurnazlık emtialar son zirvesini yaptığında da denenecektir.

Emtia boğa piyasası zirve yapıp ayı piyasası başladığında hisse senetlerinde yeniden ve çok uzun süreli bir boğa piyasasının başlaması gerekiyor. Bunun şekli ve şemali değişebilir; değişen paradigmalar nedeniyle bugünkünden çok farklı da olabilir; ama çöküşünde olduğu gibi yükselişinde de ihtişamlı olacağı kesin gözüküyor!





25 Ocak 2014 Cumartesi

Dahiler ve Borsa Yanılgıları!


Paul Krugman, günümüzde adını sıkça duyduğumuz ünlü bir iktisatçı. 2008 de Nobel Ekonomi Ödülü'nün sahibi. Bu ödülün dışında bir çok saygın bilim ödülü de almıştır. 50’den fazla kitap yazmıştır. Bunların bir kısmı dünyanın en iyi üniversitelerinde ders kitabı olarak okutuluyor. Bir çok kitabı Bestseller listelerinde en üstlerde. 

Gelgelelim, kişisel yatırımlarında yaptığı hatalar sonucu 2013 mart ayında kendine ait şirketinin iflas ettiğini öğreniyoruz! Bir çok hatalı yatırım kararlarından en dikkat çekeni 2008 Mortgage krizini önceden farkedemeyerek çok pahalıya satın aldığı emlağının, balonun patlamasıyla birlikte aşırı değer yitirmesi.  

İsaac Newton; Fizikçi, Matematikçi, Astronom, Mucit, Filozof ve Simyacı.Yer çekimini icat eden; Bilim İnsanları içinde çok farklı bir konuma sahip olan kişi... Başarılarını ödüllendirmek isteyen Kraliçe tarafından 1699'da Darphane Müdürlüğü'ne atanır. Newton o dönemde Borsaya da ilgi duymaya başlar. Ancak, 1721 yılında başlayan Borsa çöküşünü önceden farkedemediği ve çöküşte hissede yakalanarak çok büyük paralar kaybettiği rivayet edilir ve sorulduğunda şu itirafı yapmak zorunda kalır; “Gök cisimlerinin hareketlerini kolaylıkla hesaplayabiliyorum ama insanların (Borsanın) çılgınlıklarını asla."

Salomon Brothers'ta çalışırken adı kötüye çıkmış ünlü trader John Meriether, İki nöbel ödüllü ekonomist  ve aynı zamanda finans mucitlerinden Myron Scholes ve Robert  Merton (opsiyon fiyatlama teorisi ve metodolojisinin öncüleri)  ile eski Fed Başkan Yardımcısı David Mullins ve daha bir çok meşhur finansçıyı da ekibe dahil ederek 1994'te LTCM Hedge Fonu'nu kurarlar. Tanınmış bir çok yatırımcıdan topladıkları büyük miktardaki varlıklarla işe koyulurlar. Spreadler üzerine geliştirdikleri Stratejileriyle ilk bir kaç yıl olağanüstü karlar elde ederler. Stratejilerinin Büyük bir kayba yol açma olasılığını "6 milyarda bir" olarak hesaplamışlardır. 1998 yılında Asya ve Rusya krizleri piyasada spreadlerin açılmasına yol açar. "6 milyarda bir" olasılık gerçekleşir ve LTCM batar.

 Amerika'da 1995 yılından itibaren internet teknolojileri üzerine bir çok şirket kurulur ve kısaca dot-com adıyla bilinmektedirler. Beklenmedik bir şekilde, Risk Sermayesi Şirketleri bu şirketlerin hisselerine akın eder. Ardından müthiş bir çılgınlık dönemi başlar. Şirketlerin değeri bir anda sıfırdan Milyarlarca Dolara fırlar. Bu sayede çoğu şirket sahibi kısa sürede milyarder olur. Hisselerin değeri her ay katlanarak artmaktadır.

Gelmiş geçmiş en iyi iki Hedge Fonu yatırımcısı George Soros  ile Julian Robertson dot-com hisselerine en başından beri sıcak bakmazlar. Bu iki fon yöneticisi, bu hisselere hiç bulaşmadığı gibi Soros ve Robertson ısrarla bunun bir balon olduğunu ve çöküşün hep "çok yakın" olduğunu iddia ederler. Onlar böyle açıklama yaptıkça dot-com hisseleri her seferinde inadına daha da yükselir. Nihayet 1999 yılında Soros dayanamaz ve "dot-com hisseleri asla düşmeyecek galiba" deyip bu hisselerde pozisyon alır. O yıl Soros bu hisselerde fena sayılmayacak bir kar da elde eder. Ancak Robertson'un fonu Tiger Manangment uzun yıllardır uyguladığı "eski hisselerde uzun, yeni hisselerde kısa pozisyonda olma stratejisi" nedeniyle korkunç zarar yazar; daha dayanamaz ve o yıl iflas eder.

Ertesi yıl dot-com balonu patlar; sonu gelmez bir düşüş süreci başlamıştır. İflaslar falan derken 2001'e gelindiğinde hisselerin çoğu onda bir fiyatına düşer.  İngiltere Merkez Bankası'nı yenen ve sadece bir gecede o zamanın (1992) değeriyle 2 milyar dolar kazanç sağlayan yatırımcı olarak ünlenen Soros'un Quantum Fonu, o yıl dot-com hisselerinden  korkunç zarar eder.

Amerikan edebiyatının kurucusu sayılan ünlü yazar Mark Twain, ömrünün yarısını Borsalarda zengin olma hayali peşinde geçirmiş, ama servetini kaybetmekten başka bir şey elde edememiştir. Borsalarda asla kazanamayacağını anlayan Twain, alım satım yapmayı bırakır ve Edebiyata döner. Hepimizin bildiği "Tom Sawyer’in Maceraları"nı yazmaya başlar ve müthiş bir başarı sağlar. Bildiğiniz gibi Tom Sawyer karakteri zenginlerle mücadele eden ve onlara kafa tutan bir kişiliktir. Yani sizin anlayacağınız Twain borsalarda parasını kaptırdığı zenginleri, yazdığı romanlardaki kahramanıyla yenmeyi başarmıştır!

 Twain’in çok meşhur bir sözü de vardır. Borsalarda yaşadığı hayal kırıklığını şöyle anlatır: "Ekim, borsalar için özellikle tehlikeli aydır. Ondan sonra kasım, aralık, ocak, şubat gelir.  mart, nisan, mayıs, haziran, temmuz, ağustos ve eylül, sonraki tehlikeli aylardır! 

Bizde de kaybeden ünlü şahsiyetler vardır. Tanzimat döneminin ünlü edebiyatçısı Ziya Paşa da spekülasyona çok meraklı biri idi. Borsalarda çok ama çok para kaybetti. Meşhur Terkib-i Bend'ini bu kayıplar nedeniyle aşağıdaki beyitle sonlandırdığı söylenir:
Eyvah bu baziçede bizler yine yandık
Zira ki ziyan ortada, bilmem ne kazandık.
(Eyvah bu oyunda bizler yine yandık/ zarar ortada bilmem bu konuda biz ne kazandık!)

20 yıl boyunca aralıksız ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanlığı yapmış olan efsane Başkan Alan Greenspan, 1996 yılına gelindiğinde "mantıksız coşku" adıyla hafızalara yerleşen ünlü konuşmasında ABD Borsalarının aşırı şiştiği uyarısında bulunur. Balonun patlamak üzere olduğundan ve büyük bir çöküşten bahseder. Bu konuşmadan sonra yaklaşık 4 yıl boyunca Borsalar, (1997 Asya krizinde kısa süreli bir duraklama dönemi hariç) sıkıcı, "her an çakılacakmış bir görüntüde", ama sürekli yükselir. 2000 yılına gelindiğinde Geniş SP 500 Endeksi ikiye, NASDAQ Endeksi dörde katlanmıştır!

Dünyada en yaygın olarak bilinen ve okunan eser olan Ünlü "Robinson Crusoe" romanının yazarı Daniel Defoe 1690'lı yıllarda İngiltere'de Exange Alley'de filizlenen Borsa çılgınlığında sürekli yükselen hisse senetlerinin cazibesine dayanamaz ve yüklü alımlar yapar. Kısa süre sonra Borsada çöküş başlar. Hisselerin fiyatı yerle bir olur. o dönemde ticaretle de meşgul olan Defoe Borsadaki kayıpları nedeniyle iflas eder. Uzun yıllar kalan borçlarını ödemek zorunda kalır.

Aradan 30 yıla yakın bir süre geçtikten sonra yine İngiltere de, Tarihte "Güney Denizi çılgınlığı" adıyla bilinen yeni bir Borsa spekülasyonu dönemi başlamıştır. Hisse fiyatları önceden tahmin edilemeyecek seviyelere yükselmiştir. 1720 yılına gelindiğinde Defoe halka hitaben yaptığı konuşmalarda yatırımcıları defalarca uyarır. Ancak, neticede bir müflis olan Defoe'yi kimse dinlemez. Çok değil; bir yıl sonra belki de borsa çöküşlerinin en hızlı ve şiddetli olanı başlar. Kısa sürede tüm hisse senetlerinin çoğunun fiyatı onda dokuz'dan daha fazla düşer.
                                                                                   xxx

 Her bir bireyin tek başına katılımıyla ortaya çıkan insan kitlelerinin hırs ve çok kazanma arzularının sinerjisiyle oluşan mantıksız Borsa Çılgınlıkları ve yine aynı topluluğun beklenmedik bir şekilde duygu değişimine uğramasıyla oluşan korku ve panik neticesinde gerçekleşen Borsa Çöküşleri insan aklının, mantığının ve zekasının algı sınırlarının çok ötesindedir.

22 Aralık 2013 Pazar

Borsalar En Öncü Göstergelerdir!

Her şey mükemmel! Zaten her şey mükemmel olduğu için "Kükreyen Yirmiler" adını vermişler, döneme. Dow Jones borsası, o dönemde her gün, her hafta, her ay, her yıl yükseliyor. "Düşecek" diyeni tımarhaneye gönderiyorlar! 1929 yılında tüm hisselerin bilançoları, açıklanan karlar, pd, dd, fk'ları, mükemmel. Hal böyle iken neden bir borsa (hem de dünyanın en büyük borsası) % 90 değer kaybeder ve çöker? Bu kadar mükemmelliği göremeyen borsa, kör mü, ya da miyop mu?
Değil tabi! Borsalar geçmişi veya o anı, hatta gelecek ayları fiyatlamıyorlar; gelecek yıl ve yılları fiyatlıyorlar. Üstteki grafikte gördüğünüz Dow Jones Sanayi Endeksinin grafiğidir ve ileriyi gören büyük yatırımcıları, gelecek 10-15 yılı fiyatladığından dolayı, bu kadar büyük ölçekte bir düşüş gerçekleşiyor. 
Burada işi "tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan" kısır döngüsüne götürecek olan şöyle bir görüş te var; borsa düştüğü için devam eden yıllardaki ekonomik sıkıntılar ortaya çıktı...
Ancak ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Borsalar, büyük hacimlerdeki hisse alışlarının ve satışlarının yönüne doğru hareket eder. Doğal olarak süreklilik arzeden büyük hacimli alış veya satışları büyük sermaye sahipleri yapabilir. Yine doğal olarak bu sermaye sahipleri veya bunları yönetenler, yeryüzünün en iyi ileriyi gören kişileridir (Öyle olmasalardı o kadar büyük sermaye sahibi olamazlardı). 
1929 yılı ekim ayında başlayıp 1932 yılına kadar devam eden, o zamana kadar emsali görülmemiş satış dalgası, üstte bahsettiğim büyük çaplı hisse senedi sahiplerinin, gelecek yıllarda ortaya çıkacak her türlü sıkıntıyı iyi tahmin etmeleri nedeniyle durmaksızın satış yapmaları sonucunda  meydana gelmiştir. Zaten 1930 yılında hafiften başlayan ve devam eden yıllarda sürekli kötüye giden ABD ve Dünya Ekonomisi, ilerleyen yıllarda küçülen pastanın paylaşılmasında yaşanan sıkıntılar nedeniyle, İkinci Dünya Savaşının başlamasına yol açmıştır. Dünya ekonomisinde 10 yıl süren kötü gidiş ve devamında 6 yıl süren Dünyanın en büyük  savaşı ,aslında spekülatörler (gelecek tahmincileri) tarafından 1929-1932 yılları arasında çoktan fiyatlanmıştı.
Yukarıda yazdıklarım mantıklı görünse bile yine de herkesin kabul etmeyeceği bir tespit olabilir. Ancak konunun devamında izah edeceğim hususlar üstteki yargılarımı güçlendirecektir.
Bu grafik, üstteki grafikle aynı zaman diliminde, ABD'den binlerce km uzakta ve o zamanın şartlarına göre bu ülkeyle hiç bir ticari ilişkisi ve ekonomik paralelliği bulunmayan Türkiye'de faaliyet gösteren; o zamanın Bist28'i olarak ta nitelendirebileceğimiz "İstanbul Esham ve Tahvilat Borsası"na ait.(1)
 Görüldüğü gibi Dow Jones kadar olmasa da oldukça benzer bir düşüş görüyoruz. Aralarında hiç bir paralellik bulunmayan her iki borsanın, aynı zaman diliminde çöküş yaşaması bize, dünyanın neresinde olursa olsun spekülatörlerin yetkililerden ve halklartan çok önce Kürenin sürükleneceği ekonomik kaosu farkettiklerinin ve doğal olarak fiyatladıklarının bir göstergesidir. Benzer çöküşlerin aynı dönemde neredeyse tüm kalburustü borsalarda gerçekleşmiş olması, tespitimizi doğrulamaktadır.
Yine Dow'dan bir örnek verelim. İnsanlık birbirine girmiş; ve 70'ten fazla ülkenin katıldığı, 50 milyon'a yakın insanın öldüğü ve yaklaşık 112 milyon insanın yaralandığı, 5 kıtayı saran, insanlık tarihinin en kanlı savaşının en alevli zamanında borsalarda yükseliş beklenir mi? Beklenmez ama oluyor işte. Grafikte A olarak işaretlediğim trend,  II. Dünya Savaşı döneminde % 100' ü aşan bir yükseliş olduğunu gösteriyor. Tabi ki o yükseliş alev alev yanan dünyanın o gün ve yıllarını değil, bir kaç yıl sonra bitecek savaşın ardından kurulacak yeni dünya düzenini fiyatlamakta. Düz mantık yürütüp o günü fiyatlayanlar değil, daha ilerisini fiyatlayanlar kazandı.
2001 krizinden bir örnek verelim; aslında üstteki grafik her şeyi anlatıyor. Ben şöyle izah edeyim; ekonomik kriz 23 şubat 2001 de patlak veriyor ama profesyonel yatırımcı ekonomik krizi 14 ay öncesinden fiyatlamaya başlamış. Bu tespit çok net ve yaşadığımız bir hikaye. Bu hikayede esas enteresan olan şu: borsa yaklaşık 2/3 (%65) değer kaybedip 20 binler den 6700'lere düşerken gerek ekonomik veriler gerek hisse bilançoları, karları, fiyat-kazanç, defter değeri vb oranları çok iyi. Bu örnek bize, borsaların ve hisselerin nasıl fiyatlandığı hakkında net bir fikir veriyor. 
Piyasaların çok önceden fiyatlama yapmasına bir örnek de borsa dışından, emtialardan verelim. Bilindiği üzere hiç kimsenin itiraz etmeyeceği finansal yargılardan biri şudur; para basılması (genişlemesi) Altın fiyatlarını yükseltir. Ancak bunun finans piyasalarında fiyatlanması öyle olmuyor. grafikte işaret ettiğim nokta (Kasım 2011) 3. genişleme paketinin başlangıç tarihi. Ancak Altın'ın fiyatı tam tersi yöne, aşağıya doğru pikeliyor. sebebi basit; Üçüncü Paket tabi ki A olarak işaretlediğim dönemde çoktan fiyatlanmış. 1. ve 2. paketler A  ile gösterdiğim zaman diliminde (2008 ve 2010) açıklanmıştı. Ancak o paketler de altın 250 dolardan 1100 dolara çıkarken (6 kat artarken) yani çoktan fiyatlanmıştı. 2011'den beri altın düşüyor. Tabi ki Altın o tarihten beri profesyoneller haricindeki kişilerin sonradan öğreneceği, "Altın için olumsuz olacak bir durumu" "fiyatlamakda...
Hisselerde de fiyatlama şekli aynıdır. Üstteki THYAO hissesinin 2010 net karı 2011 şubat ayında açıklanıyor ve oldukça iyi. Bu kar'a bakıp hisse alanları ise kötü bir sürpriz bekliyor! Hisse, bir yıl içerisinde yaklaşık % 65 değer kaybediyor. Bir yıl sonra yine şubat ayında açıklanan bilanço karı, bu düşüşü izah etmeye yetiyor;  Hissenin bilançodaki karı çok düşük ve anlaşılıyor ki bir yıldır devam eden düşüşün sebebi bu!
Net karı azalan bir hissenin %65 düşmesi olağan bir durum ise, mesela, bir yıl zarar yazması ihtimali durumunda % 75 değer kaybedip, 1 tl'ye düşmesi de olağan bir durum olarak kabul edilmelidir.
THYAO'da çok daha ilginç bir örneği daha eskilerden verebiliriz. Bu hissede 1996'dan itibaren çok kötü bilançolar gelmeye başlıyor. Çoğu yıl bilançosu kötü zararlarla sonuçlanmış. Kar olan yıllardakiler, tabiri caizse "bakkal karı" gibi bir şey. Gelgelelim bu dönemde bu hisse yaklaşık 10 kat artıyor! Bu nasıl olur?
Grafiğin devamına ve sonraki yıllarda gelen bilançolara biraz dikkatli baktığımızda 2001 yılından itibaren çok iyi bilanço karlarının geldiğini görüyoruz ve neden bu hissenin bilançosunun sürekli zarar yazdığı dönemde  hissenin fiyatının uçtuğunu anlamış oluyoruz; 2001-2010 yılları arasında gelecek olan muhtemel olağanüstü güzel bilançolar, 2001'den önceki bir kaç yılda çoktan fiyatlanmış! Bu muhteşem bilançolar zaten çoktan fiyatlandığı için hissenin fiyatı, iyi bilançolar eşliğinde %75 gerilemiş ve bu hisseyi zirvelerden alan yatırımcıları on yıl boyunca mutsuz etmiş.
Gerek ekonomik veriler için gerek bilançolar için yukarıdakilerine benzer yüzlerce örnek verebiliriz. Finansal piyasaların işleyişi aşağı yukarı aynıdır; Herhangi bir finansal enstrüman, Profesyonel yatırımcı" dediğimiz çok yetenekli kişilerce çok daha önceden fiyatlanır. Profesyonel yatırımcı bu fiyatlamayı yaparken, geri kalan yatırımcının en erken bir yıl, çoğunlukla bir kaç yıl, bazan daha da uzun bir süre sonra öğreneceği bilgi ve verileri çoktan hesaplamış veya tahmin etmiştir. Fotbolda Messi, Resim sanatında Picasso veya bilimde Einstein ne ise piyasalarda "Borsa Profesyonelleri" de odur. Amatör yatırımcıların veri ve bilançolara bakarak aldığı yatırım kararının neticesinde mücadele edecekleri kişilerin bu olağanüstü yetenekli ve donanımlı kişiler olduğunu bilmesi ve ona göre işlem yapması gerekmektedir.
Sonuç; Büyük ve Profesyonel Yatırımcılar bilanço ve veriye değil bizzat hisseye para yatırıyor. Bilanço ve veriler hisselerin ve borsaların öncü göstergesi değil, tam aksine hisselerin ve borsaların fiyatı gelecekteki bilanço ve verilerin öncü göstergesidir! Bu nedenledir ki çoğunlukla kötü verilerin olduğu dönemde borsalar ve hisseler yükselirken, iyi verilerin olduğu dönemde düşmektedirler!
Daha da önemlisi yükselen borsalar, gelecekteki iyi ekonomik sonuçların, huzurun, barışın vb. öncü göstergesi iken çöken borsalar gelecekteki kötü ekonomik ve sosyal neticelerin, huzursuzluğun öncü göstergeleridirler.

(1) Grafik Kaynak: Korkmaz Ergun, “1929 İktisadi Bunalımının İstanbul Esham ve Tahvilat-Kambiyo ve Nukut Borsasına Etkisi”, Doktora Tezi, 2010

15 Aralık 2013 Pazar

Korku ve Caydırma Göstergeleri!

Borsalara yatırım yapmak risklidir. Bu riski göze alabilmek için bilgiden daha fazla, sağlam bir psikolojiye  ihtiyaç var. Öte yandan karlı bir borsa yatırımı için bir yükseliş trendi bulmak gerekiyor. Ancak, normal şartlarda faydalı araçlar olan ekonomik veri açıklamaları, bilançolar, bir çok teknik analiz göstergesi ve bilumum haber ve yorumlar olası bir trendin, trend olduğunun algılanmasını engellerler. Bu unsurlar, zaten borsayı riskli gören ve geçmişte yaşanmış bir çok olumsuz hikayeyi hafızasında tutan  yatırımcının psikolojisini olumsuz etkiler. Yatırımcı, aslında ipuçlarını vermeye başlayan trend olasılığının sahte olduğu ve devam edemeyeceği algısına kapılır; ya borsaya girmez ya da girmişse çıkar.
Olumsuz unsurlar trendin en başında başlar ve trend sona erinceye kadar devam eder. Trend olasılığı yüksek olmasına rağmen kişiyi trend olmayacağı  düşüncesine sevkeden göstergelere ben "Korku ve Caydırma Göstergeleri" diyorum.
Üstteki grafik 2009-2011, yükseliş trendini gösteriyor. Her ne kadar biz buna trend diyorsak da başlangıcında, hatta ortasında bile trend olduğu belli değildi. Öncesindeki derin düşüş zaten olumsuz bir psikoloji oluşturmuştu. Buna rağmen yeni bir trendin başlayacağını tahmin eden bir yatırımcının karşısına teknik analizin meşhur kavramlarından olan "direnç" dikilir. Tüm trend boyunca yüzlerce kez kendini gösterir. Grafiğin içindekiler çizgi dirençleri. altta ise RSi dirençleri var. Bunlara Fibonacci, Bollinger vb bilumum dirençleri de ekleyebilirsiniz. Bu dirençlerin bazıları çalışmış, bazıları kırılmıştır. Konumuz bu değildir; konumuz, özünde olumsuzluk bulunduran 'direnç' kavramının (zaten bitinceye kadar kendini gizlemeye pek hevesli ve maharetli olan) trendler sözkonusu olduğunda -psikolojik baskı aracı- haline gelmesidir.
Diyelim ki dirençlerin oluşturduğu ağır psikolojik baskıya direnildi! O halde bir de aşağıdaki grafikte yazılanlara bir göz atalım.
Görüldüğü gibi bir trendi farketmemizi, farketmişsek bile olumlu düşünmemizi engelleyen tek kavram direnç değil! Kötü bilançolar ve veriler, iyiniyetle verilen olumsuz haber, yorum ve analizler de psikolojik baskı araçları haline geliyor. Bu sürecin bütün trend başlangıçlarında -istisnasız- aynı olduğunu hatırlatmak istiyorum.
Psikolojik baskı araçları yukarıdakilerle de bitmiyor; Yine teknik analizin meşhur kavramlarından "Fiyat-gösterge" uyuşmazlığı da yatırımcının trendlere katılmamasına; katılmışsa korkup terketmesine yol açabilecek birer korku ve caydırma göstergesidir. Olumsuz bilanço, veri, haber, yorum ve dirençle bir araya gelen uyuşmazlık göstergeleri korku ve caydırma sürecine katkı yapar. Bir çok çeşidi var; ben en çok bilineni, yani RSİ uyuşmazlıklarını yine aynı döneme ait grafik üzerinde gösterdim. Bunlardan bazılarından sonra biraz da olsa gerileme olmuş mu? Olmuş elbette! Dediğim gibi konumuz bu değil! 
Uyuşmazlık göstergelerinin bir türlü bitmeyenleri de var; Dow Jones endeksindeki RSİ-Fiyat  uyuşmazlığı 18 yıldır devam ediyor!
Ters yönde trend kırılmaları da üstteki grafikte görüldüğü gibi, başlamış bir yukarı hareketi hem de defalarca sonlanıyormuş gibi gösterir. Şimdi baktığımızda grafiğin devamını görüyor olmamız, bize bu sahte kırılmaları farkedebileceğimiz hissi verebilir! Ancak gerçekte öyle olmuyor! 
OBO formasyonu da, yukarıda saydıklarımdan farklı değildir.
Ben örneklemede tek bir dönemi ele aldım ama tüm piyasalarda ve neredeyse tüm yükselen trendlerde durum aynıdır.
Aslında sadece yukarıdakiler değil, çoğu göstergenin trendin tersi yönündeki sinyalleri, olumsuz psikolojiye katkı yaparak oluşturduğu olumsuz geri besleme mekanizması ile, yükselen bir trendin devam edeceği fikrini, ve dolayısıyla doğru yatırım psikolojisini, sık sık baltalamaya çalışır. Tüm bunları tek tek değil; aynı zamanda ve birlikte ortaya çıkan caydırıcılar olduğunu düşündüğümüzde hepsini, trend yatırımcısının trend düşüncesi fikrine karşı, tabiri caizse, topyekün saldırısı olarak görmeliyiz.
  Her kulağın duyduğu, gözün gördüğü ve beynin yorumladığı olumsuzluk içeren göstergeler trend yatırımının en büyük düşmanları olabilirler. Trend yatırımcısının yapması gereken şudur; iyi hesaplanmış uzun vadeli bir trend olasılığı belirdiğinde her direnç, uyuşmazlık, ters yöne kırılma-dönüş göstergesi ya da her olumsuz haber, veri, bilanço, yorum veya analiz trend için olumlu olarak algılanmalı, hepsi birer fırsat olarak görülmelidir. 

Hatırlatma: üstte, trendler için "korku ve caydırma göstergeleri" olarak nitelendirdiğim tüm göstergeler trend yatırımı dışındaki tüm durumlarda (mesela güniçi veya kısa vadeli al-sat'larda), kitaplarda yazan faydalı görevlerini gösterirler.



24 Kasım 2013 Pazar

Çoğunluğun Dayanılmaz Cazibesi

İkinci dünya savaşı sırasında Fransız direnişçiler nazi esir kamplarından birine bir saldırı düzenlerler, kampı ele geçirirler ve ünlü matematikçi Benoit B. Mandelbrot’un  babasının da aralarında bulunduğu esirlere, takviye Nazi kuvvetleri gelmeden kaçmaları söylenir.  Tüm esirler tek grup halinde ana yol üzerinden güvenli bölge olan Limoges’e gitmek üzere yola koyulur. Grup ilerlerken, bir süre sonra Baba Mandelbrot, bu şekilde kaçmanın hiç de akıllıca olmadığı kanısına varır ve ana yolu terkedip ormanın içine saparak tek başına yürümeye başlar. Aradan yarım saat geçmeden esir kampına düzenlenen saldırıyı öğrenen bir alman uçağı ana yol üzerinde grup halinde ilerleyen esirleri bombalar. Esir kampından tek kurtulan, mandelbrot’un babasıdır(1).
İnsanlardaki genel davranış biçimi çoğunluğa uyma ve çoğunlukla ortak hareket etme yönündedir. Çoğunluğa katılma ve uymada bireydeki özgüven eksikliğinin, tek başına hareket etmekten korkmanın ve çoğunluğun oluşturduğu sinerjinin bireye güven vermesinin önemli ölçüde etki ettiği bir gerçektir.
Doğru olanın çoğunluğa uymak mı uymamak mı olduğu hususunda bir çok araştırma ve farklı görüşler vardır. Genel kanı; duruma ve şartlara göre sonuçların da değiştiği yönündedir. Üstteki örnek çoğunluğa uymanın olumsuzluğuna iyi bir örnekse de hayatta bir çok faydalı girişimin, çoğunluğun katılımıyla sağlandığını görmekteyiz. Burada anahtar rolü çoğunluğu yönlendirenlerin iyiniyetli olup olmadığı hususu belirlemektedir.
Ancak finansal piyasalar sözkonusu olduğunda çoğunluğun cazibesine kapılma, genelde olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Finansal piyasalar, işin doğası gereği iyiniyetli yönlendiricilerden yoksundur. Zaten birilerinin kazanabilmesinin başka birilerinin kaybına bağlı olduğu finansal piyasalarda (sıfır bakiyeli oyunlarda), hakim duygu  iyiniyet değil, kazanma hırsıdır.
Piyasa oyuncularını farklı bir tanımlamayla; profesyoneller (piyasanın büyük oyuncuları) ve amatörler olarak ikiye ayırdığımızda profesyonellerin bildiği veya bilmesi gereken hususlardan biri, kendi kazancını normalin üstünde artırmak istediğinde (istisnalar haricinde) bunu başka profesyonellerin kaybetmesini beklemesiyle yapamayacağı gerçeği, gelmektedir. Öte yandan  tek tek ele alındığında amatörlerin piyasaya kattıkları yatırım miktarı, profesyonellerin hedeflediği miktarla kıyasladığında komik kalmaktadır. Ancak milyonlarca amatörün ortaya koyduğu miktarı topladığınızda sonuç değişmektedir! Örneğin bir milyon kişinin 10 dolar’ını hesapladığınızda 10 milyon dolar, 1000 dolar’ını hesapladığınızda bir milyar dolar, demektir. Tabii ki özellikle yatırım araçlarının ve yatırımcı çeşitliliğinin had safhaya çıktığı günümüzde profesyonel-amatör ayrımını ve kimin kazanma kimin kaybetme potansiyeline sahip olduğunu kesin çizgilerle belirlemek mümkün değildir. Ancak genel mantık budur.
Burada özetlediğim mantık açısından bakarsak piyasalar sözkonusu olduğunda çoğunluk amatörlerden oluşmaktadır ve hedeftir. Daha doğrusu piyasalarda profesyonellerin büyük karlar elde edebilmesi amatörlerden oluşan büyük bir çoğunluğun piyasaya katılmasına, yani çoğunluğun oluşmasına bağlıdır.
Bir örnek vermek gerekirse; profesyonel yatırımcıların çoğu, 2001 yılından itibaren ve ons fiyatı 250-350 dolar civarında dalgalanırken, altın’a yatırıma başlamıştı. 2011 yılının ilk aylarına gelindiğinde altının fiyatı 1500’lü rakamlara yükselmiş,  çoğunluğun da dikkatini çekmeye başlamıştır. O dönemde altına yatırımda çoğunluğun oluşmasında bir çok faktörün yanında altın ile ilgili olumlu haber ve yorumların ve bankaların altına yatırımı kolaylaştırmada gösterdikleri gayretin de etkisi olduğunu hatırlıyoruz. Ardından gelen ve 1920’li fiyatlara varan sansasyonel yükselişle birlikte altın yatırımında çoğunluğun daha da arttığını ve adeta bir sürü psikolojisine dönüştüğünü görmekteyiz. Bu dönemde çoğunluğa katılmayanlar veya daha önceden katılıp zamanında terkedenler, daha sonra meydana gelen altın fiyatlarındaki çöküşün zararından etkilenmemiş oldular.
Geçmişi dikkatli incelediğimizde yukarıda anlattığıma benzer çokça örnek tespit edebiliriz. Günümüzde hangi yatırım türlerinde çoğunluğun oluşumunun tamamlandığının veya tamamlanmak üzere olduğunun belirlenmesi ayrı bir inceleme konusudur. Ancak belirtiler açıktır; sözkonusu yatırım aracına kitlesel yönelme, yatırımın eskiye göre daha kolay ve herkes tarafından yapılabilir hale gelmiş olması, düşük gelirlilerin de alabilmesi amacıyla daha küçük parçalara bölünmesi (örnek: 1 gramlık altın), haber ve yorum yaygınlığı vs.
Finansal piyasalarda çoğunluk hedeftir ve olumlu yönlendirmelerden yoksundur. İşin doğası da budur. Yani böyle olmak zorundadır, çünkü böyle olmazsa spekülasyon olmaz, piyasalar da olmaz. Her yatırımcı bu anlamda kendini bireysel olarak hedef olmaktan korumak zorundadır. Finansal piyasalarda çoğunluğun dayanılmaz cazibesine kapılmak kötü sonuçlar doğurabilir.



(1)Kısa anı, Benoit B. Mandelbrot’un  “Finans Piyasalarında Saklı Düzen” kitabından özetlenmiştir.

10 Kasım 2013 Pazar

HİKAYELER VE EKONOMİLER

Aslında güzel bir hikayeydi petrol, Meksika halkı için.
1970’li yılların başlarında peşpeşe açılan kuyular Meksikanın bilinenden çok fazla petrole sahip olduğunu düşünenlerin sayısını artırmıştır. Bu hikayeye inananların başında 1976 yılında başkan seçilen  J.L. Portillo yer alır.
Başkanın ve halkın bir kısmının iddiasına göre petrol rezervleri 200 milyar varil civarındaydı ve bu rakam Meksikayı rezervler bakımından S. Arabistan'dan sonra ikinci sırada yükseltmektedir.
Portillo, seçimler öncesinde ve sonrasında, ülkesinin bir mazlumlar ülkesi olduğunu, ezilen ülkesinin güçlülere ve küstahlara karşı petrol sayesinde zafer kazanacağını iddia eder. Bu iddia başkan tarafından “mazlum ve ezilen bir ulusun kurtuluş hikayesi” kıvamında işlenir. Halk bu hikayeyi çok sever ve benimser.
 Portillo iktidara gelir gelmez hızlı bir şekilde yatırımlara başlar. Halk’da başkanın bu petrol ve zenginlik hikayesine inanmış, güven duygusu yükselmiştir.  Zengin olma hayali ve güven duygusu ile ortaya çıkan motivasyon, ekonomiye hemen yansır. Yatırımlar hızla artar.
Yatırımlar için para kaynağı, çıkarılacak petroller karşılığında alınan devasa dış borçlardır.
Yatırımlarla birlikte bir bolluk dönemi oluşur. Gsmh hızla artar. İşsizlik ve enflasyon düşer. 1979 yılına gelindiğinde ikinci petrol kriziyle birlikte petrol fiyatları tavan yapınca Portillo’nun mazlumluktan zenginliğe giden hikayesinin heyacanı  ve motivasyonu hem kendisini hem de halkı daha da coşturur. Hatta Başkan Portillo artık mazlum ülkelerin liderliğine soyunmaktadır.
Portillo, “çağımızda ülkeler ikiye ayrılır, petrolü olanlar ve olmayanlar” der ve artık zengin bir ülkenin başkanıymış gibi davranmaya başlar.
İlk önce uluslararası camiaya (enerji krizinin çözümü için) kendi çözümü olan ‘Küresel Enerji Planı’nı önerir. Ardından Orta Amerika ve Karayip ülkelerine ayrıcalıklı fiyattan petrol satmaya başlar. O yıl Papa Meksikayı ziyaret eder. Bu bir işaret olarak yorumlanır. Meksika artık zengin ve refah bir ülke haline gelir. Başkan, fakir ülkelere dış yardım teklif etmeye bile başlar.
Ancak 1980’den itibaren her şey bir anda değişir. Ekonomi, ciddi bir duraklama dönemine girer.  Ne olduğunu, neden olduğunu kimse anlayamaz. Yatırımlar hızla azalmaya başlar.
 Durgunluk devam eder ve Portillo’nun başkanlığı bıraktığı 1982’de enflasyon %100’e ulaşır. İşsizlik, Yolsuzluk ve aleni hırsızlıklar had safhaya çıkmıştır.
Zaman içerisinde Petrol rezervlerinin 200 milyar varil olmadığı , sadece 12 milyar varil civarında olduğu anlaşılır. Abartılan rezervlere güvenilerek alınan devasa dış borçlar ülke hazinesini zorlamaya başlar.
Buna rağmen halk hala zihinlerine kazınmış Portillo’nun mazlumluktan kurtulma hikayesine inancını kaybetmemiştir.
Portillo’nun ardından iktidara gelen yeni yönetim kötüye giden bir ülke, fakat halkın hala inandığı muhteşem bir ekonomik hikaye devralır. Ancak  Kötüleşme devam eder. Devamlı düşen petrol fiyatları 1986’da dip yapar. Meksika tarihinin en büyük krizine yakalanır. Uzun yıllar toparlanamaz.
Meksika’yla ilgili bu ekonomi hikayesi bir örnek olarak, iki Nobel ödüllü ekonomist G.A. Akerlof ve R.J.Shiller’in yazdığı “Hayvansal Güdüler” adlı kitabında anlatılmaktadır. Bu iki yazar; başarıyla kurgulanmış hikayelerin gerek insan gerekse toplumları yönlendirmede inanılmaz etkili olduğunu idddia etmektedir.
Çıkış noktaları, insan motivasyonunun büyük bölümünün kendi yaşamımızda bir izi olan hikaye(lerden) ve bu hikaye etrafında oluşan olaylardan oluştuğu düşüncesinde yatıyor. Her insanın çocukluğundan itibaren değişik olaylarla örüntülenmiş bir hikayesi olduğunu ve bu hikaye etrafında hayat mücadelesine katıldığını ve motive olduğunu iddia ediyor.
 Aynı şekilde yapılan bir çok araştırma da insan bilgisinin temelini –hatta tamamını- hikayelerin veya hikayeleştirilen bilgilerin oluşturduğunu söylüyor. Bir hikayeyle bağı olmayan bilgilerin akılda kalmadığı, zamanla uçup gittiği, hikayeyle örüntülenen bilgilerin ise insan hafızasında kalıcı olduğu ispatlarıyla birlikte vurgulanıyor. Hatta yaşlanıp hafızasını kaybeden insanların sadece hikayesi olan bilgileri hatırlamaları ve mütemadiyen bunları anlatmalarını hikayelerin insan zihni, bilinçaltı ve hafızası üzerindeki etkisine bağlıyorlar.
            Daha da önemlisi, yapılan araştırmalar hikayelerin insanların belirli bir yönde motivasyon ve hareketini sağlaması yanında, aynı zamanda toplumların da hareketlerini etkilediğini ortaya koymaktadır. zaten Meksika örneği de bunun için verilmiştir.
Toplumların da insanlar gibi, inanılan ve hikayeleştirilen bir düşünce motivasyonuna göre hareket edebiliyor olması tabi ki bazan olumlu bazan olumsuz amaçlar için kullanılabiliyor.
Topluma aktarılan hikayelerin sosyal, siyasal, kültürel vb. çeşitleri var. Ancak en etkili olanları ekonomik hikayelerdir, diyebiliriz. Yukarıda özetini aktardığım “Meksikanın mazlumluktan zenginliğe petrol ile ulaşma hikayesi”  örneği, başkan Portillo tarafından çok iyi kurgulanmıştır. Ancak sağlam bir zemini olmadığı için petrol fiyatlarıyla birlikte çökmüştür.
1980’li yıllarda bankerlerin kurguladığı yüksek faizle zenginleşme hikayesi, borsaların çok yükseleceği hikayeleri, bazı hisselerle ilgili hikayeler, emlaktan zengin olma hikayeleri, emeklilik fonu hikayeleri vb. hikayelerin neredeyse hepsi insanları belirli bir yöne motive etmek üzerine kuruludur.
 Tabiki tüm hikayeler kötü amaçlı değildir. Bir çok hikaye topluma veya insanlığa faydalı olmak üzere kurgulanmaktadır. Ancak kesin olarak bildiğimiz bir şey var; kötü amaçla kurgulanan veya sağlam bir zemini bulunmayan hikayeler halkın eninde sonunda hüsrana uğramasına yol açmaktadır.
İnsanların hikaye örüntüleri etrafında çok daha iyi motive olduğu ve yönlendirilebildiği  düşüncesi aslında yeni bir icat değildir. Bu yöntem tarihte topluluklar üzerinde defalarca kullanılmıştır. Bu detaya girmeyeceğim. Herkes tarih dersi hafızasını biraz yokladığında onlarcasını bulacaktır zaten. 
Ancak devletlerin halklarını belirli bir yöne ve hedefe yönlendirmelerinde kullandıkları uzun vadeli ekonomik hikayelerden birkaç örnek vermek istiyorum;
Amerika, hikayesini (rüyasını) bilim ve sanayi kavramları üzerine yazmıştı. Aynı şekilde İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya gibi ülkeler de öyle. Çağın gereği bilim ve sanayi olduğu ve hikayeler başarılı yazıldığı için  yaklaşık 300 yıldır yüksek refah seviyesinde yaşıyorlar.
Pakistan, Hindistan, mısır, Bangladeş, brezilya gibi ülkeler ulusal hikayelerini 10 bin yıllık ömrünü 18. Asırda tamamlayan “tarım” üzerine yazdılar. Sonuç bence kötü.
İran, ırak, s.arabistan, Libya, venezuella, Meksika gibi ülkelerin  petrol üzerine kurulu ulusal ekonomik hikayeleri hiçbir başarı sağlayamamış.

Türkiye'nin hikayesi biraz farklı. Bana göre 1945 yılından beri Türkiye’nin ana ekonomik motivasyon  hikayesi yol ve inşaat üzerine.

23 Ekim 2013 Çarşamba

UFUKTA KÜRESEL KRİZ RİSKİ VAR MI?

Ekonomi mesleğinde olduğu kadar bir mesleğin en uzmanlarının, uzmanlık alanlarında bu kadar yanıldığı başka hiçbir meslek dalı yoktur herhalde. 2009 yılından beri her olumsuz ekonomik olayda kriz ha geldi ha gelecek çığırtkanlığı yapan bazı ekonomist ve uzmanların bilgi seviyelerine ve zekalarına diyecek sözümüz olamaz. Ancak doğru yaklaşım ortaya konulmadıkça bilgi de zeka da bir işe yaramıyor.
Bazı Avrupa ülkelerindeki kötü gidişat ve borç içinde yüzmeleri, enflasyon tehdidi, abd’nin borçlarının devasalığı veya diğer ekonomik verilerinin kötüye gitmesi, Çin ekonomisinin soğuması, çok para basılması, para basmanın durdurulması  gibi artık önemi azalmış konulara bakılarak küresel ekonomide kriz tehtidi sonucuna varmak bana göre bu zamana kadarki yanılgıların baş sebebidir.
Küresel çapta bir kriz olasılığından bahsedebilmek için doğru yere, yani çağımızın ekonomik sisteminin özüne ve kurgusuna bakmak gerekir.
Çağımızın ekonomik sisteminin özü ve kurgusu sanayi ve teknoloji ürünlerinde "düşük maliyetli üretim" ve "bol tüketim"dir.
Küresel çapta büyük bir krize neden olabilecek problemler Bu iki temel unsurda ortaya çıkabilecek aksamalardan kaynaklanacaktır.
Düşük maliyetli üretiminin sacayakları ucuz “hammede-enerji” ile “ucuz insan gücü”dür.
Bol tüketimin sacayakları ise “ucuz dolar-sınırsız kredi sistemi” ile “küresel ekonomik sisteme entegre ülkelerin, tüketimin önündeki her türlü engeli bertaraf etme iradesi”dir.
Şimdi küresel çapta bir riskin var olup olmadığının tespiti için sacayaklarda problem olup olmadığına; kısaca üstünden geçerek bakalım.
Düşük maliyetli üretim için gereken ucuz hammadde-enerji temininde ve paylaşımında bir sıkıntı görmüyorum. Hammadde-enerji kaynaklarının çoğu az gelişmiş ülkelerde. Sanayi çağını inşa eden batı, yaklaşık 150 yıllık bir mücadelenin sonunda bu problemi kökten halletmiş görünüyor. Tüm ülkelerin kaynakları problem oluşturmayacak şekilde üretime arz edilebilir vaziyette. Hammadde-enerji kaynaklarının kullanımına müsaade etmeyen ülke yok gibi.
Diğer husus ucuz insan gücü teminidir. Bu husus 20-30 yıl öncesine kadar ciddi bir problem idi. Artık değil! Dünyadaki sanayi ve teknoloji ürünlerini icat eden-üreten şirketler kendi ülkelerinde yüksek işgücü maliyetleri ve vazgeçilemez çalışma hakları nedeniyle yaşadıkları sıkıntıları artık yaşamıyorlar. Ucuz işgücü olan ülkelere göç ediyorlar. Bu hususla ilgili olarak bu blogda paylaştığım “şirketler göçü” makalesinin okunması faydalı olacaktır.
Bu konuda bazı ufak tefek problemler ortaya çıkmıyor değil! Ama hallediliyor. Örneğin ucuz işgücü cenneti Çin’de artan işgücü ücretleri, ciddi bir problem. Ama öte yandan bazı Afrika ve Asya ülkeleri sisteme entegre edilerek yeni ucuz işgücü (ve tabi bol tüketim) sahaları açılıyor. Tunus, Mısır, Libya, yemen gibi ülkeler buna örnek olarak verilebilir. Suriye örneğinde olduğu gibi sisteme entegre olmakta direten ülkeler bir nevi olumsuzluktur ama küçük bir ülke olduğundan olumsuz etkisi de azdır.
Görüldüğü gibi dünya ekonomik sisteminin “ucuz üretim” ayağında çok fazla bir problem yok. Gelelim “sınırsız tüketim” kısmına…
İnsanların rahatça ve sınırsızca tüketmeleri için para gerekiyor. Parası yetersiz olanların ise rahatça borç bulabilmeleri lazım. Bu husus temelde dolar-kredi sistemiyle halledilmiş.
Sistemin detaylarına girip konuyu karmaşıklaştırmak istemiyorum. Çok genel ifadelerle izah edecek olursam, güven duyulan bir para birimi (Dolar) inşa edilerek ülkeler arasında para-kredi dolaşımı ve kullanımı sağlanıyor. Ülkeler artık birbirine göbekten entegre olduğundan böyle olması gerekiyor.
Ülkeler çalışıp çabaladıkları kadar dolar kazanıyor ve elde ettikleri dolarların karşılığında yerel paralarından basıyor. Basılan paralar belli bir emek veya hizmet ortaya koyanlara tüketim yapmak üzere aktarılıyor (tüketmeyip biriktirmek yasak değil ama neredeyse imkansız)!
Yeterli gelir elde edemeyen ülke ve insanlara borç (kredi) verilerek hem tüketime katılmaları sağlanıyor hem de borçlandırılarak sisteme entegrasyonları garanti altına alınmış oluyor.
Sınırsız tüketimin en önemli ayağı olan dolar-kredi sistemi yukarıda izah ettiğim düşük maliyetli üretimin sacayakları kadar sorunsuz değil. dolar-kredi sisteminde meydana gelen (ve sebebi hala bir türlü anlaşılamayan) ani tıkanma 2008’deki krizin gerçek sebebidir. Ancak alınan önlemlerle şimdilik problem halledilmiştir.
Problemin çözümü için tarihte emsali görülmemiş ölçekte para basılmıştır. Aynı sıkıntı tekrar ettikçe basılmaya da devam edilecektir.
Sisteme sınırsız para ve kredi enjekte edilince ortaya garip görüntüler de çıkmıştır. Örneğin bazı bankalar bollaşan para nedeniyle kredi vermek için insanların yakasına yapışmaktadır.
Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla marketin birinde dolaşırken raflarında ambalaj içinde 9.90 lira fiyatıyla satışa sunulan, her biri 5 bin liralık kredi paketlerini gördüğümüzde gidişatı bildiğim için ben şaşırmamıştım ama arkadaşım çok şaşırmıştı. Tüketim yapmak için para ya da borç bulmaya bu kadar kolay ulaşmak sistemin gereğiydi.
Anlaşılacağı üzere dünya ekonomik sisteminin en zayıf halkası dolar-kredi sistemidir. Dikkatle takip edilmesi gereken en önemli husus budur. İleriki günlerde bu hususa odaklanan paylaşımlar yapacağım.
Sınırsız tüketimin bir diğer ayağı sisteme entegre ülkelerin tüketimin önündeki her türlü engeli bertaraf etme iradesidir.
Bu hususta şimdilik ortada ciddi bir sıkıntı görünmüyor. Entegre ülkeler tüketimin ve küresel ticaretin önündeki engelleri ortadan kaldırmak için elinden geleni yapıyor. Serbest ticaret anlaşmaları imzalanıyor, vizeler teker teker kaldırılıyor, ithalat ve ihracatta vergiler ve denetimler azaltılıyor-kolaylaştırılıyor, lojistik hız artırılıyor.
Tüketime katkı yapabilecek her fırsat değerlendiriliyor. Bir çok standart zorunlu hale getirilerek insanların o standarda para harcaması sağlanıyor.
Bazı konularda standartların olması faydalıdır. Ancak bu standart konusu ileriki on yıllarda insanları oldukça bunaltacak görünüyor. Çünkü ileriki yıllarda tüketimi artırmak için insanların önüne saçma sapan standartlar konulması muhtemeldir. Bu tür şeyler önce batılı ülkelerde başlar. Mesela batıda önümüzdeki yıllarda ağustos ayında herkesin delikli ayakkabı giymesi zorunlu standart olabilir! Aynı şekilde ocak ayında illa da bot giymek mecburi standart halini alabilir! Örnekler komik görünüyor ama  konuyu ve gidişatı en iyi böyle anlatabilirdim.
Netice itibariyle gelişmiş ülkelerin borç, enflasyon, büyüme, isdihdam vb. verilerine bakarak küresel ekonominin gidişatını anlamaya çalışmak yanıltıcıdır. Sistem sınırsız tüketim ve üretim üzerine inşa edilmiştir. Üretim de tüketim de artık gelişmekte olan ülkelerin konusu ve sorunudur. Kriz veya iyi gidişat gelişmekte olan ülkelerin topyekün verilerine bakılarak anlaşılabilir.
Hal böyle olunca abd veya Ab’nin istihdam verileri görece önemsiz hale gelmiştir ama mesela Brezilya da veya G. Kore de çalışanların daha yüksek ücret talebiyle greve gitmesi küresel ekonomi için daha ciddi bir problemdir. Çünkü bu ülkelerin şirketlerinin çoğu bu tür ülkelerde faaliyet göstermektedir. Bu ülkelerde meydana gelebilecek  grev veya ücretlerdeki artış ya da ne bileyim ciddi çevre hareketleri veya yabancı sermaye aleyhtarlığı vb hareketler üretilen sanayi ürünlerinin maliyetlerinin artmasına, dolaylısıyla da tüketimin (pahalılık nedeniyle) azalmasına yol açacaktır.
Tabi ki bir iki ufak az gelişmiş ülkede ortaya çıkan problemler ciddi sorunlar doğurmaz ama çoğu az gelişmiş ülkelerde ucuz üretimi veya sınırsız tüketimi olumsuz yönde etkileyici her oluşum, en az 30-40 yıllık bir süre için kurgulanan küresel ekonomik düzeni kaosa sürükleyebilir.
Küresel ekonomide sistemin özü olarak tanımladığım üretim ve tüketimle ilgili hususlar dışında olup küresel sistemi olumsuz etkileyebilecek iki harici konu vardır;
İlki “ülkeler arası konsensüs”dür
Yukarıda yazdıklarımı dikkatli süzenler şunu rahat farketmiştir: dünya ekonomik düzeni sisteme entegre tüm ülkelerin konsensüsüyle yol almaktadır. Bu konsensüsde çatırdamalar oluşması küresel ekonomik sistemde de çatırdamalara yol açar. Bu olumsuzluk zayıf ülkelerden ziyade batının birkaç büyük ve ileri sanayi ülkesi artı Japonya, Çin ve Rusya’dan birinin oyunbozanlık yapması halinde ortaya çıkar.
İkinci harici husus gelişmiş ülke borsalarında küresel ekonomiden bağımsız olarak bir ülkede meydana gelebilecek borsa çöküşleridir. Herhangi bir gelişmiş ülkede meydana gelebilecek bir borsa çöküşünün önce diğer ülke borsa çöküşlerini tetikleyerek finansal bir çöküşe yol açıp ardından ekonomik çöküşü de tetikleyebileceği riski vardır.
Bu risk gelişmiş ülkelerce haddinden fazla önemsenmektedir. Böyle bir risk ortaya çıktığında bu ülkeler borsa çöküşlerini engellemek için elden ne geliyorsa yapacaklardır. Hatta (biraz iddialı olacak ama) gerekirse doğrudan ve belki de gizlice, devlet eliyle hisse senedi alınabilir. Bunda şaşılacak bir şey yok. 2008 krizinde “batmayacak kadar büyük” denilip iflas eden bazı şirketler devlet eliyle kurtarılmadı mı?
 Buradan şu sonuca varıyoruz: küresel ekonomik düzen, ekonomik yönden çökmedikçe borsalarda (mesela dow, dax, ftse) sert düşüşlerden sonra ama yeni diplere varılmadan önce sert yükselişler olacaktır. Bu yazdığıma örnek olarak 2011 yılının ağustos-ekim dönemini örnek verebiliriz.
Özetlersek küresel ekonominin gidişatını anlamak için genelde bakılan ve kontrol edilen şeyler hatalıdır. Bana göre odaklanılması gereken hususları yukarıda yazdım. Ucuz ve bol üretim ile sınırsız tüketim konunun merkezindedir. Bu iki hususla ilgili çıkabilecek her türlü engel muhakkak bertaraf edilmeye çalışılacaktır.
Bazan yol kazaları, yanlış hesaplamalar vb. nedenlerle bazı tıkanıklıklar da olacaktır. Mesela 2014 yılının ilk aylarında böyle bir olumsuzluk; beklentim dahilindedir. Böyle bir olumsuzluktan Türkiye’de etkilenebilir. Ancak alınacak global ölçekte önlemlerle bu tehlike de atlatılacaktır (ötelenecektir).


Bana göre Sınırsız üretim ve tüketim olgusu uzun bir süre Küre'nin kaderidir. Muhakkak bu süreç yaşanacaktır.

7 Ekim 2013 Pazartesi

MUAMMA!

Üstteki grafik borsamızdaki yabancı oranını gösteriyor. 2008 yılından beri düşüş trendi içinde. 2008 yılına göre yabancı oranı yüzde 10 civarı azalmış. Bu azalış aynı zamanda bir trend oluşturmuş. Eyvallah, borsamızı beğenmiyorlarsa tabi ki portföylerini azaltabilirler.
Ancak ortada garip bir durum var;  yabancı oranı 5 yıldır bir trend halinde azalırken borsa, aşağıdaki grafikte göreceğiniz üzere tam tersi yukarı trend yapmış.
Görüldüğü gibi yabancı oranı 2008 den beri yüzde 10 düşerken tüm endeks aynı dönemde yüzde 35 yükselmiş! Ve bu durum birden bire değil, beş yıllık bir süreçte, adım adım ve trend halinde gerçekleşmiş.
Sonuçta ortaya çıkan görüntü şu: yabancı yavaş yavaş satıyor ama birileri yavaş yavaş alıyor.
İhtimalleri değerlendiriyoruz; hani belki yabancı “tüm endeks” içindeki sağlam  (bist100) hisselerini satıp diğer hisselere yönelmiştir de bu garip durum ondan ortaya çıkmıştır! O da değil! öyle olsa aşağıdaki bist 100 grafiğİnde aynı dönemde aşağı yönlü bir trend oluşmalıydı!

Görüldüğü gibi gerek “endeks tüm” de gerekse bist 100’de 2008-2013 yılları arasında yükseliş trendi varken, aynı dönemde borsadaki yabancı oranında azalış var.
Yabancılar borsamızın tamamının yüzde 10’unu beş yıl içerisinde elden çıkartmışlar. Yabancı zaten yabancı olduğundan satılan bu hisseleri alanlar doğal olarak yerliler. Peki hangi yerliler almış? Ve neden almış?
İhtimaller:
A-Yerli büyük yatırımcılar almıştır.
B-Halk almıştır
C-Yerli emeklilik, sigorta, yatırım fonları vb. almıştır.
D:?
A’ya ihtimal vermiyorum. B olmadığını biliyorum. Çünkü yayınlanan raporlarda halkın borsaya ilgisi gittikçe azalıyor. C, bir ihtimal olabilir ama elde bu konuyla ilgili net bilgiler olmadığından C de değil, diyorum. Zaten C’dekiler almışsa dolaylı yoldan B’dekiler almış, demektir.
Bu üçünden biri değilse yabancının sattığını kim almış (veya göğüslemiş) ? burası muammadır. Bu muamma ile ilgili fikri olan varsa D’ye onu koyacağız.



6 Ekim 2013 Pazar

ŞİRKETLER GÖÇÜ!

Tarihte, 375 yılında başlayıp birkaç yüzyıl süren, büyük bir coğrafi alanda  ekonomik, sosyal, siyasal ve demografik anlamda köklü değişikliklere yol açan ilkçağ’ın sonlanıp ortaçağ’ın   başlamasına neden olan Kavimler göçü’nden sonra yeryüzünün en büyük göçü yaşanıyor. Bu göç, bu sefer insan göçü değil! Şirketler göçü!
Göç, batının sanayileşmiş, gelişmiş ülkelerinden, sanayileşememiş az gelişmiş ülkelerine doğru; yani batı ve kuzeyden doğu ve güneye doğru yayılıyor.

Gerek ücret gerek diğer haklar anlamında çalışan haklarının en üst seviyede olduğu kendi gelişmiş ülkelerinde ucuz işgücü bulamayan (sanırım bulmalarına müsaade edilmeyen) şirketler yaklaşık 20-30 yıldır ülkelerini terketmeye başlayıp gurbetin yolunu tutmuş durumda.
Sıla hasreti çekip çekmediklerini bilmiyoruz ama elde ettikleri karlarla eve (ülkelerine) ekmek götürdüklerini biliyoruz. Az gelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere yapılan kar transferlerindeki yüksek artıştan bunu anlıyoruz.
Şirket demek, sürekli kar etmek; acımasız rekabet etmek, demek.  Her gün yemek yeme zorunluluğu olan insanlar gibi şirketler de belirli zaman dilimlerinde kar etmek zorundalar. Kar elde edemeyenler ayakta kalamaz.
Şirketlerin kar elde etmesi için ucuz üretim ve çok tüketim ön şart.
Tüketim konusu bir şekilde hallediliyor. Artık hiçbir görüş, düşünce veya ideoloji tüketim çılgınlığına karşı çık(a)mıyor. 
Ancak ucuz üretim konusu öyle değil.
Gerçi ucuz üretimin olmazsa olmazlarından olan ucuz hammadde ve enerji temini yaklaşık 150 yıllık bir mücadelenin sonunda tatlıya bağlanmış. Hammadde ve enerji kaynaklarının çoğuna sahip olan az gelişmiş ülkeler ya pes etmiş ya da ikna olmuş. Artık bu kaynakların tamamı dünyaya (şirketlere) açık.
Gelgelelim ucuz üretimin olmazsa olmazlarından ucuz insan gücü konusu henüz tam anlamıyla çözülememiş bir konu. Şirketler göçünün ve küresel ekonominin yolu üzerindeki en önemli engel.
Şirketler göçü bir süreçtir. Artarak devam edecektir. Çünkü bu işin başka çözümü yoktur. Sanayi ve teknoloji çağının devasa ve köklü şirketlerinin sahibi gelişmiş ülkeler, bilinçli ve rahata alışmış kendi ülke insanının karşısına az hak ve az ücret talebiyle çıkamıyor. Geçmişte yaşanan acı tecrübeler de var. Geriye iki seçenek kalıyor ya zincirleme iflaslar ya da ucuz ücretlle çalışmaya razı insanların ülkelerine göç!
Daha önce fikirsel altyapısı oluşturulan ve Yaklaşık 20-30 yıldır hızlanarak devam eden bu süreçte tökezlemeler, gerilemeler de oluyor. 2008 yılı buna örnek gösterilebilir. Ancak her ne olursa olsun bu sürecin bu asrın sonlarına kadar devam edeceğini tahmin ediyorum.
Şirketler göçü ve beraberinde yaşanan değişim, paradigma değişimlerini de beraberinde
 getiriyor. Artık eskinin kavramlarının bir çoğu ya geçersiz hale geldi ya da tanımları ve içerikleri değişiyor. 
Değişen paradigmalar, Enflasyon, dış borç, likidite tuzağı, faiz, cari açık gibi bir çok ekonomik kavramın tanımları ve etkilerinde de köklü değişikliklere yol açıyor. Ancak görmekteyiz ki hala çoğu ekonomist bu paradigma değişimlerinin farkında değil. 
Örneğin geçmişte az gelişmiş ülkelerle özdeşlenen dış borç tanımı artık gelişmiş ülkelerin karın ağrısı durumunda.  Az gelişmiş ülkeler servet biriktiren ve borç veren ülkeler konumunda. 2008 krizinde iflasa sürüklenen bir çok Amerikan Bankasını aralarında para toplayıp batmaktan kurtaran G.kore, Çin gibi az gelişmiş ülkelerdi. 40-50 sene önce rüyada bile görülemeyecek şeyler bunlar.
Yine değişen ve daha da değişecek olan kavramlardan birisi “küresel ekonominin motoru konumundaki ülkeler” kavramı. Bu kavramda da ciddi değişiklikler oluyor. Şimdi ve önümüzdeki yıllarda küresel ekonominin sürükleyicileri ve motoru az gelişmiş ülkeler olacak. Artık dünya ekonomisi gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan krizlerden değil, gelişmekte olan olan ülkelerdeki krizlerden etkilenecek. Gelişmiş ülkeler kendilerinden önce gelişmekte olan ülkelerin krize girmemeleri için önlemler alacaklar. 18 eylül 2013’de ABD merkez bankasının gelişmekte olan ülkeleri ipten alan “para basmaya devam” kararı, bu yazdıklarımın tipik bir örneği.
Bu süreç,  ciddi bir yara almadan yoluna devam ettiği sürece gelişmiş ülkelerin dış ülkelerde elde edilen karların kendi ülkelerine transferlerinde ciddi bir artış olacak. ABD’nin her yıl daha da artan dış ülkelerden kar transferleri buna örnektir.
Bu sürece paralel olarak az gelişmiş ülkelerin de işsizlik oranlarında iyileşmeler, istihdamda tarımdan sanayiye yöneliş ve dış borçlarda azalma gibi süreçler gözlenecektir.
Aynı şekilde, kürede imzalanan bir çok ikili veya uluslararası ticaret ve ekonomi anlaşmalarının amacı şirketler göçünün önündeki engelleri kaldırmak içindir. Hakeza bu göçe hazır olmayan bir çok az gelişmiş ülkenin artık yavaş yavaş şirket göçü alabilecek ekonomik, sosyal, siyasal vb. alt yapıya ulaşması için çalışılıyor.
Zaman zaman şirket göçü veren ülkelerle şirket göçü alan ülkeler arasında çatışmalar olması muhtemeldir. Sıkıntılı dönemlerde Gelişmiş ülke insanları “neden şirketlerimiz başka ülkelerin insanlarını iş sahibi yapıyor” suçlamalarında bulunacakken aynı şekilde az gelişmiş ülke insanları da “neden biz çalışıyoruz, karlar başka ülkelere transfer ediliyor” veya “o şirketlerin ürettiklerini neden biz üretmiyoruz” şeklinde tepkilere yol açacaktır. Bazı dönemler irtibat tamamen kopabilir de. Ancak aynı gemide yolculuk yapan her iki taraf bu konuları bir şekilde tatlıya bağlayacaklardır ve süreç devam edecektir.
Şirketler göçü tarihsel ölçekte bir çok sonuçlar doğuracaktır. Ben tahminlerimin bir kısmını yukarıda yazmaya çalıştım. Süreci ve doğuracağı sonuçların hepsini doğru tahmin etmek de, hepsini  bu yazıya sığdırmak da mümkün değil zaten. Sırası geldikçe yazmak daha iyi.
İnsanların coğrafya değiştirerek göç etmeleri ile şirketlerin göç etmeleri arasında kurduğum benzerlik eleştirilebilir. Ancak kurduğum benzerlik iki göçün birebir benzerliği anlamında değil, iki göçün de zorunluluktan kaynaklanıyor olmasındadır. Her olguyu çağına göre değerlendirmek gerekir.
Kavimler göçü, dağılan Büyük Hun imparatorluğunun bir sonucu olarak ortaya çıkan güçlü Hun boylarının birbirleriyle olan sert rekabeti nedeniyle başlamıştı.  Şirketler göçü  de şirketlerin birbirleri ile olan acımasız rekabetleri nedeniyle başladı. Bu anlamda birebir benzerlik var. Ama şirketler göçü bir ülkenin dağılması sonucu başlamadı. Bu yönden benzerlik yok.
Bu şekilde bir çok benzerlik ve aykırılıklar sıralanabilir. Bunların hepsini yazmaya lüzüm yok. Ancak kesin olan bir şey var:
Şirketler göç ediyor ve bu göç bana göre kapitalizm ve sanayi çağının gidişatında asırları etkileyecek sonuçlar doğuracak!